4.07.2015

0

Blog Turu - Hayallerim Ruhumu Öpüyordu Yorum ve Tanıtım Videosu




Sayfa Sayısı: 453
Tür: Romantik
Yayınevi: Fenomen Kitap



Arka Kapak
Kalabalıklar içerisinde yalnızlığı seçmeyi, artık bir mükafat gibi değerlendirmeye başlamıştı Kerem. Görünüşte yalnızdı ama onun yıldız dostları vardı 'çatıyuvası'nda. Geceleri gökyüzündeki yıldızlarla adeta arkadaş olmuştu. Hatta "bana yaşadığımız dünyanın tümden bir düş olmadığını kim ispat edebilir" sözlerini kendi kendine vurgularcasına. Ta ki uzaklardan gelen Isabel ilginç bir şekilde hayatına girene kadar. 

Karşı konulamayan bir tutkuyla Isabel'e bağlanan Kerem, Isabel'in aşkına karşılık verip vermediğini bir türlü çözememektedir. Her şey bitti dediği anda, Isabel'in kendisinden kopmk istemeyişi ise Kerem için apayrı bir muammadır. Bu tuhaf hikayenin yol alışıyla sonunda öyle bir sır ortaya çıkacak ki, ortaya çıkan bu sürpriz olgu karşısında, hikayeyi okuyarak eşlik edenler tekrar tekrar düşünecekler ve yüreklerinin atışlarını çok farklı hissedeceklerdir.


 Yorum

İlk blog turumuz ile karşınızdayım! Yorumuma hemen başlayıp sizin için adım adım bazı olgulardan yola çıkarak yorumlamamı yapacağım. (Heyecanı hissettiniz mi?)

Öncelikle konudan biraz bahsedeyim. Her şey Kerem'in çok sevdiği Cahit Abi'sine bazı eşyalarını bırakıp gitmesi ile başlıyor. Bu eşyalardan birisi bir tablo, önü ve arkasında iki farklı resim olan. Bir diğeri ise siyah bir poşet. Siyah poşette Kerem'in yaşadıklarını yazdığı ve Cahit Abi'sine "Eğer istersen bunu insanlarla paylaş." dediği birkaç kağıt parçası var. İşte tam da burada Kerem'in hikayesi başlıyor.

Kerem  40'ını yeni bitirmiş, İstanbul'un işlek bir yerinde bir dükkan işleten esnaf. Kitabın daha ilk sayfalarından, Kerem'in dükkanına girip birkaç kıyafet bakan ve "Tekrar geleceğim." diyen bir kadını görüyoruz ve Kerem'in daha ilk görüşte ona nasıl bağlandığını hissediyoruz. Bu göz alıcı bayanın adı Isabel.

Isabel ile Kerem'in zaman içinde gelişen tuhaf ilişkisi okuyucuyu da Kerem ile birlikte düşünmeye itiyordu. Kerem ile benim kafamda tek ve cevaplanamayan bir soru vardı: "Isabel Kerem'i seviyor muydu?"

İşte bu sorunun cevabını vermek gerçekten çok zordu. Bazı yerlerde "Bak Kerem, resmen karşılık verdi." diyerek Isabel'in onu sevdiğine inansam da bazı yerlerde de "Bence umut yok Kerem… Bırak gitsin ya." demiştim. Aslında yazar bu durumu çok güzel aktarmış bize, "Acaba gerçekten benden hoşlanıyor mu?" diye saatlerce ya da günlerce kafa yorduğumuz kişiler olmuştur.(Kişiler diyerek abarttım mı acaba diye düşünmedim değil hgfhdf) İşte bu kitapta bunun gibi birçok içinden çıkılamaz durum ve içsel karışıklık var.

Vallahi okurken hüzünlenmedim değil. Bir müddet sonra çıldırmış durumdaydım. Isabel'e çok kızdığım oldu, daha sonra tüm o garip davranışlarının sebebini öğrendim.

Yazarın yazım tarzına diyecek sözüm yok aslında. Ne bileyim, eleştirmeye bile dilim varmıyor diyebilirim. Deneyimi ve kendini ifade etmesindeki rahatlığı kalemine yansımış. Bazı yerlerde oldukça kültürlendim diyebilirim. (Mesela en zehirli yılanın adı Afrika mambası imiş sdfdsf)

Her zaman bunu söylemişimdir, romantik ağırlıklı kitaplardan çok da hoşlanmam. Hayallerim Ruhumu Öpüyordu bu tabumu yıktı mı, hayır. Ama en azından zevk alarak ve biraz da merak ederek okudum, benim için de önemli olan bu. Özellikle çok hoş sözlere rastladım ve farklı bakış açılarını da benimseyerek okumak bana birçok şey kattı.

Bir hikayede en önemli noktalardan birisi de diyalog ve karakterlerin gerçek hayata uygunluğudur. Karakterlerin hemen hemen hepsi oldukça gerçekçiydi. Sadece bazı diyaloglarda “Gerçek hayatta böyle bir kelime kullanmazdım” dediğim durumlar oldu. Kerem’in cümleleri biraz daha… Nasıl desem, nostaljik? Evet, biraz… Ama bunu karakterlerin olgunluğuna da veriyorum. Ünlem cümlelerinin sıklığı bazen beni sıksa da Isabel’in Türkçe konuşma zorluğu başka nasıl anlatılabilirdi ki?

Kapaktan tek hoşlanmayan kişi ben olamam, değil mi? Ama lilanın tonu çok tatlı *-*

Eğer şöylece bir toparlama yapacak olursak, kurgu hakkında sevdim/sevmedim diyemiyorum, çünkü romantik kurguların olabilitesi hakkında fazla bir yorum yapamıyorum, dili sanatlı. Türk yazar okumuyorsanız, ki bence hata ediyorsunuz, sanatlı dil size ağır gelebilir.

Kitaba özel şarkım kesinlikleOneRepublic - Counting Stars. Sözleri çok uygun değil mi amaa :D

Bir de sizler için minik bir tanıtım videosu hazırladık. İyi seyirler, bir dahaki kitap yorumumda görüşürüz *-*

Bu arada çekilişe katılmayı da unutmayııın!!





Kitaba puanım: B -

4.01.2015

0

Mart okuma hedefi ve Popsugar listesi


Eveet, ben size dememiş miydin "Koyduğum hedefi yapamam ama olsun." diye?
Mart ayı okuma hedefimin sadece adı kaldığı için Nisan ayının adını hiç böyle bir hedefle kirletmeyeyim dedim. Onun yerine kendime en azından daha çok gerçekleştireceğime inandığım bir liste buldum ama önce bakalım mart hedefimin ne kadarını gerçekleştirmişim:



1) Ya Sonra
Aa, bunu okudum evet :D Yapmış mıyım hedefi, sanki birazcık...

2) Peter Pan Ölmeli
Ay vallahi bunu da okudum ama canımdan can gitti dsfds

3) Gölge ve Kemik
4) Kuşatma ve Fırtına
Bunlar geç gelen kargo kurbanı...

5) Gece Nöbeti
Ben bu kitabı sipariş ettim sanıyordum ama etmemişim, işte böyle bir şaşkınlık.

Şimdi geleliiim yeni hedefeee. Popsugar'ın hazırladığı çok tatlı bir liste var.


Biliyorum, fotoğraf net değil :D 
Popsugar yıl hedefi için madde madde bir okuma hedefi listesi hazırlamış. Ben bunu yeni fark ettim ama "Yaa herkes yılın başından itibaren yapıyor, banane" diyerek 2015te okuduğum kitapları listede işaretledim eheheh.

A book with more than 500 pages - Peter Pan Ölmeli/ John Verdon
A populer author's first book - Ya Sonra/ Musso (Şimdi Musso popüler mi .s.s diyeceksiniz ama adamın kitabı filme uyarlandı bence bir popülerlik göstergesi fdgdf)
A book from an author you love that you haven't read - Oyunbaz/ Wulf Dorn
A book a friend recommended - Dört/ Mustafa Sancak (Lanet olsun o friende)
A book that scares you - Leyleklerin Uçuşu/ Christopher Grange
A book more than 100 years old - Sineklerin Tanrısı/ William Golding
A book that made you cry - Kağıt Kız/ Musso
A book with magic - Locke Lamora'nın Yalanları/ Scott Lynch
A book you started but never finished - Limon Yapraklarının Kokusu/ Clara Sanchez 

Çok eğlenceli değil mi *-* Artık her kitabın yorumunda Popsugar listemde de fosforlu kalem izleri artacak. Bir dahaki yorumda görüşürüz. Bu arada nisanın gelişi ile yenilenen playlist umarım hoşunuza gitmiştir ^^

3.20.2015

0

Film Yorumu - Kuralsız




Eveet, bir kitap blogu olarak uyarlama bir filme yer vermezsem olmazdı.

Öncelikle seriden başlayalım. Okuyalı uzun zaman oldu ama hala aklımda. Uyumsuz serisi bende çok farklı duygular uyandırmıştı ve ilk filmi de beklentilerimi karşılaşmıştı.

Tam bir "fangirl" havası ile Uyumsuz'un ilk seansına gitmiştim. Kuralsız için de aynı şeyi yaptım sayılır; 00.00 seansına istesem de gidemezdim tabi :D

Film güzel ve farklıydı. 3D mükemmel bir şekilde kullanılmıştı, birkaç minik hata dışında. Önceki filme nazaran daha az müzik kullanılmış, oysaki daha iddialı bir soundtrack bekliyordum. Film afişine ise ne kadar bayıldığımı anlatamam.

Gitmeden önce ilk filmi izleyip birazcık son olanları hatırlamanızda fayda var. Yoksa sürekli "Bu nereden gelmişti?" izlenimine kapılıyorsunuz.

Eğer kitabı okumadıysanız, bu yazının devamı sizin için büyük bir spoiler hazinesi niteliğini taşıyacak. O yüzden hemen koşarak uzaklaşın. Filme gidin canlarım :D

Şimdi, sevgili seriyi baştan sona büyük bir merak ve heyecanla okuyan Uyumsuz severler.Film ile ilgili takıldığım bazı detayları sizlerle paylaşacağım.

Her uyarlamada belli kusurlar vardır. Birçok sahne kesintiye uğrar ya da hiç bahsedilmez, bunun nedeni de kitabı bir film süresine sığdırabilmektir. Kuralsız'da yer verilmeyen şeyler, değişime uğrayan birçok şey vardı. Filmi izlemediniz biliyorum ama birkaç ayrıntıyı anlatmazsam öleceğim.

Kitapta beni etkileyen en önemli şeylerden birisi Tris'in  Will'i vurduktan sonra yaşadıklarıydı. Sürekli kabuslar görüyor ve kendisini her zaman suçlu hissediyordu. Onu öldürdüğünden dolayı duyduğu vicdan azabından dolayı kitap boyunca silahı doğru düzgün eline alamıyordu bile, sadece üstünde taşıyordu. Ama görüyorum ki Tris gayet soğukkanlı bir şekilde silahla ateş edebiliyordu. (Bunu zaten fragmanda da görmüş olmalısınız.) Açıkçası benim için böylesine önemli bir detayın filmde kaçırılması kötü oldu.

Simülasyon sahnelerine ba- yıl- dım! Kitaptaki simülasyonlardan biraz daha farklı şeyler izleyeceksiniz ama güzel hazırlanmış. Görsel efektler mükemmel bir şekilde kullanılmış. Kitabı okuyanlar hatırlarlar; Tris bir simülasyonun gerçek olmadığını ağrıyan omzundan anlıyordu. Four dokunduğunda sağ omzu ağrımıştı ama Tris sol omzundan vurulmuştu. (Ya da tam tersi) Tris böylece yaşadıklarının bir hayal olduğunu anlamış ve uyanmıştı. Bu simülasyon uyanışı okuduğumda bana çok çok orjinal gelmişti; biliyorum belki minik bir detaya takılıyorum ama filmde yine böyle bir sahne yoktu.

En çok merak ettiğim sahne Dürüstlük serumu sahnesiydi. Kitapta okurken çok etkilenmiştim ama filmde aynı ışığı göremedim.

Simülasyonlar uygulanırken Tris bir koltukta yatıyordu ve Jeanine ona iğne yapıyordu diye hatırlıyorum. Burada bir platformda dururken ona saplanan yukarından yükselen ucu iğneli kablolar var. Açıkçası bu değişiklik deney sahnelerine ayrı bir hava katmış, o yüzden bu fikri de çok sevdim.

Kitabımızın klasik bir sözü vardır ya; "Cesur ol!" (Be brave!) işte o hepimizi kalbinden vuran şeydi aslında. Kitabı bitirdikten sonra Roth'un teşekkür bölümünde "Son olarak bunu söylemeden yapamayacağım. Cesur olun!" yazısı beni  benden almış, ağlama hissi yaratmıştı. Bu söz, aslında serimizi Uyumsuz yapan şey. Bu repliğin geçtiği bir sahne bende şok etkisi yaratmıştı, filmde aynı sahnede bu replik geçmediği için adeta yıkıldım.

Bazı karakter eksikleri gözüme çarptı. Mesela Edward... Hatırladınız mı bizim Peter'ın gözüne bıçak soktuğu çocuğu? Sanırım kendisini filmde cidden öldürmüşler.

Bu arada posterlerde de gören vardır ve fragmanda da. Evelyn'i bir tek ben mi çok genç buldum?

Sanki filmi beğenmemiş gibi konuşmuşum ama yok yani, çok sevdim. İlk yarıda birazcık sıkıldım gibi oldu ama geçiş sahneleri olmazsa olmaz. Görsel efektler mükemmeldi, yine söylüyorum. Sanki bir düşme sahnesinde havada yüzüyormuş gibi gözüktü ama olsun :D Oyuncular çok başarılıydı. Theo James'ı 3 boyutlu gördüm inanabiliyor musunuz :O Ama bana silah doğrultmak yerine elini falan uzatsa daha çok sevinecektim tabii :D

Bazı yerlerde güldüm, onca gerginliğin arasında komik diyaloglar da vardı. Romantizm yine ön planda, Four'un sınırsız aşkını hissettik.

Yandaş çok çok daha iyi gelecek, bunu hissediyorum. Ancak 2 bölümden oluşacağını duydum, gerçekten artık yapmayın şu hatayı. Monotonlaşıyor filmler.

5 üzerinden 4 diyorum. 1 yıldızım da kitaptaki beklentilerimden dolayı gitti. İnsurgent'ın gelişi hayırlı olsun diyorum. Aylardır seni bekliyorduk be!

Şuraya fragmanı bırakıp gideyim o zaman. Filme gidin, zaman kaybetmeyin. Son sahneye hayran kalacaksınız!


3.13.2015

0

Peter Pan Ölmeli - John Verdon





Orjinal adı: Peter Pan Must Die
Tür: Gerilim/ Polisiye
Sayfa Sayısı: 523
Yayınevi: Koridor Yayınları

John Verdon'ın okuduğum ikinci kitabı. Kitapları seri olarak düşünenler var, aynı karakter, farklı suçlar işlense de ben bunu bir seri olarak nitelendirmiyorum. Eğer bir seriyse de ilk kitabını ve son kitabını okudum ve bu durumda da hiçbir kusur göremedim.

Aklından Bir Sayı Tut, beni başlarda sıkmıştı, olaylar çok yavaş ilerliyor ve okuyucu sürekli Dedektif Gurney'in şüpheci ve bitmek bilmeyen bağlantı yaratma çabaları ile baş başa kalıyordu. Daha sonra hikaye beni içine çekti ve nasıl bitirdiğimi anlayamamıştım. Olayların altında beliren hikaye de oldukça ilgi çekiciydi.

Ama Peter Pan Ölmeli... Keşke aynı şeyleri onun için de söyleyebilseydim.

Yine romanlarımızın baş kahramanı Emekli New York Eyalet Polisi Dedektif Gurney (Ayrıca kendisinin ismi David ama genelde 'Dave' şeklinde hitap ediyorlar) ona bir dava ile geldiğinde çiftlik evinde rahatça oturup emekli hayatını doyasıya yaşamak yerine hayatını tehlikeye atarak bir davayı araştırmaya koyuluyor.

Gurney ve arkadaşları artık polis merkezinden ellerini eteklerini çektiklerinde dolayı bilgi alanları çok sınırlı. Bu yüzden üzerinde çalıştıkları vurulma davası ile ilgili fazla bilgi alamıyorlar, kulaktan dolma bilgilerin çok da ötesine gitmiyor bazı şeyler.

Gerçekten doğru düzgün bağlantılarının olmaması, onları olağandışı senaryolara yönlendirebilir ya da duydukları bazı şeylerden yorum çıkarabilirler; bu oldukça doğal bir şey. Ama kitabın ortaları hatta neredeyse sonu (+400 sayfa dolayları) geldiğinde bile hala her şey belirsiz ve birkaç minik bilgiden ileri gidemeyen bir araştırmanın içindeydik. Hala senaryo üretip duruluyor ve koskoca kitapta tek ve basit bir soru üzerine düşünülerek bir türlü cevabı bulunamıyordu.

Daha sonra ne mi oldu? Kitabın son sayfalarında Sherlock(!)'u aratmayan dedektifimiz bir anda olayı çözüverdi. Gerçekten mi?

Bilgi alanları kısıtlı olduğundan dolayı bazı şeyleri uzatmalarını, şüphelerinin artmasını anlıyorum ancak gerçekten, bazı şeyleri bu kadar uzatmaya gerek var mıydı? Bazı şeyleri anlatırken bu kadar ayrıntıya girip kafa karıştırmaya çalıştıktan sonra aslında olayı çok çok basit bir hamle ile çözecekse, bu adam bize neden 500 sayfa bir roman yazmıştı? Bu kadar dallandırıp budaklandırmaya gerek yoktu çünkü gerçekten okurken sıkıldım.

Kitabın ortalarında hayatınıza giren dünyanın en tehlikeli paralı katili, bir keskin nişancı olan nam-ı diğer Peter Pan ile tanışıyorsunuz. Peter Pan, gerçek olması mümkün bir karakterdi ama kitabın sonunda ona olanlarla alakalı kısımları açıkçası kahkaha atarak okudum. Dünyanın en azılı adamı olarak anılan ve kafasında binbir türlü şey dönen adamın kitabın sonundaki davranışı 500 sayfa boyunca anlatılanla nasıl bu kadar tezat olabilirdi?

Bazı kısımlarda Peter Pan'ın geçmişinden bahsedildi. Büyümeyen çocuk... Kısacık boyu ve sıska vücudu ile onu gören bir çocuk olduğunu sanıyor, sesinin tonundan kadın mı yoksa erkek mi olduğu dahi anlaşılmıyordu. Çocukluğu ile alakalı birkaç bilgi edindiğimde bu adamı delicesine merak etmeye başladım, sanırım bu kitabı bitirmemi sağlayan şey bu adamın geçmişini biraz daha öğrenmek istemem, bazı hareketleri neden yaptığını anlamaya çalışmaktı.

Ama birçok gereksiz ayrıntı ve soru arasında asıl öne çıkarılması gereken nokta, yoktu. Peter Pan bir anda geldi, bir anda kayboldu. Herkes "Amaan olay da çözüldü canım!" havasındaydı, sanki John Verdon kitabı yazmaktan en sonunda delicesine sıkılmış ve "Dur ya hemen 10 sayfada finali hallederim." deyip yazmış gibiydi. Kitabın finali berbattı. Böyle kitapları finali merak ettiğim için de okurum ama gerçekten bu nedir?

Sürekli katillerin ve davaların abartılmasından hoşlanmıyorum ve Verdon hep bunu yapıyor. Bu kez katil çok sayıda adam öldürmüştü. (Gerçekten baya çok.) Madem bu kadar azılı bir adamın peşindesin, biraz kork. Bir riske girmeden önce hayatını düşün. Hiçbirini yapmadı.

Dil akıcı diyemeyeceğim aslında. Sade bir dil kullanılmış ve çeviri de oldukça başarılı. Diyalogları okurken sinir krizleri geçirdim sadece. Sürekli Gurney "Nasıl yani?," Ne demek oluyor bu?", "Bir saniye, lütfen tekrar et." gibi ifadeler kullandıkça içim geçti gerçekten. Oysaki karşısındaki kişi durumu tek cümleyle gayet açıklayıcı bir biçimde ifade ederken Gurney, ısrarla bu soruları yöneltiyor ve belki de 2 sayfa sürecek bir diyalog oluyor size 10 sayfa. Gurney'in bu bir türlü söyleneni anlamama tavrı aklıma tek bir açıklamayı getiriyor: Adam bunamış.

Kitabın kapağı çok güzel. Zaten bu adamın tüm kitaplarının kapaklarına aşığım. Yine ortada yazan kelimenin anlamını düşündüm (Mutlaka bir anlamı ve bağlantısı vardır) SUS kelimesinin hikayeyle bağdaşan kısmını hemen 2. sayfada anlıyorsunuz. Ama hemen size söyleyeyim, kitapta bu kısım dışında başka hiç oralardan söz edilmedi. Benim delicesine merak ettiğim kısmınlar bir kez daha hiç geçmedi, anlatabiliyor muyum? İşte kitaba ve yazara olan tüm nefretim bu yüzden.

5. kitabı hiç mi hiç merak etmiyorum. Açıkçası John Verdon kitaplarını artık tamamen hayatımdan çıkardım. Böyle bir hayal kırıklığı olamaz...

Amaa tabiki de alıntılarımı almayı unutmadım. Yazımdan dolayı da spoiler yediğinizi düşünüyorsanız hiç düşünmeyin, berbat arka kapak merak uyandırmak yerine resmen size kitabı özetlemiş. Arka kapakta bahsedilen her şeyi öğrendiğimde ben kitabın 400 - 420. sayfasındaydım.

Sürekli Gurney'e Sherlock denmesine de çok sinirlendim ve dalga geçer bir tavırla güldüm. Lütfen, bu kadar da abartmayın.

Hiçbir zaman sevmesem bile bir kitaba "almayın" diyemiyorum burada. Ama uyarıyorum, sakın ola büyük beklentilerle  başlamayın ve sıkılacaksınız, bunu garanti edebilirim.

Sizi alıntılarla ve özensizce seçtiğim şarkı ile baş başa bırakayım. (Gönül isterdi ki şöyle coşkulu bir Linkin Park şarkısı falan paylaşsaydım ama yok ki kitapta coşkulu bir polisiye ruhu...)

Kitaba puanım: C -

Suç, uyum için acı veren bir açlıktır. İnsanın şiddet duygusunu karşılama, dengesini, tutarlılığını yerine getirme ihtiyacıdır.

Gerçek bir suç mahalli, hiçbir fotoğrafın ya da tanımlamanın yapamayacağı kadar somut, belirgin ve netti. Orada açık gözlerle ve zihinle baktığın zaman birçok sorunun cevabını bulabilirdin.


Davranışlarımla değerlerim arasında bir uyum olmazsa, arada bir boşluk, bir gerginlik kaynağı oluşur. Bu boşluk huzursuzluk, rahatsızlık yaratır.Bilinçli ya da bilinçsiz olarak bu boşluğu kapatmak isteriz. Şiddetli davranışımızın bedelini ödeyerek o boşluğu kapamak, huzura kavuşmak isteriz.







3.06.2015

2

Öneri Köşesi - Şiir Kitapları



Merhaba, öneri köşemi ilk kez açtım ve hemen hayatımda en çok okuduğum ve sevdiğim türe yer vermek istedim: Şiir.

3 şiir kitabına yer verdim, diğer yazılarımda da bu sayı değişmeyecek.

Şiir özneldir, bazı dizeler kimisini derinlemesine etkilerken kimisi için de anlamsız birer kelime yığınıdır. İşte bu yüzden bana göre, asla bir şiir kitabının eleştirisi olmaz. Şiir her zaman tek ve özeldir. Ben de sizinle birkaç kesit eşliğinde kitaplığımın en renkli köşesinde olan şiir kitaplarımı paylaşmak istedim






#1 Attila İlhan - Ayrılık Sevdaya Dahil

İlhan, tanınan üstadlarımızdan. Hepimiz aşikarız. Yaptığı betimlemeler her zaman hoşuma gitmiştir. Genelde şiirlerinde olaydan çok betimlemelere yer verir.


#2 Birhan Keskin - Y'ol

Öncelikle ismi çok alışılmışın dışında gelmişti. Sevmediğimi söyleyemem ama beğenmeden geçtiğim çok sayfa oldu. Kelimelerin bazı harflerini uzatmasını bir türlü anlayamadım, mesela "soooğuuuuk"gibi. Bunun da bir anlamı vardır bence, ben çözemedim gibi. Sizi birkaç kesitle baş başa bırakıyorum yeniden.

 
 


#3 Didem Madak - Ah'lar Ağacı

Vee, en sevdiğimi sona sakladım. Madak'ın yeri bende çok ayrı. Her şiirinde ayrı bir anlam, her benzetmesinde hep bir düşündürücü gülümseme var.

Kadın şairlerin pek tanınmadığını biliyorum, tanınan kadın şairlerin arasında Madak da pek sayılmıyor. Bu beni üzüyor. Herkese - şiir seven sevmeyene- zorla okuttuğum bir kitap.






Geldik bir yazının daha sonuna. Bol kesitli şiir önerilerimdi. Bir dahaki öneri köşemde görüşürüz!

3.02.2015

0

Ya Sonra - Guillaume Musso





Orjinal Adı: Et Apres
Tür: Romantik/ Gizem
Sayfa Sayısı: 336
Yayınevi: Salyangoz Yayınları

Nasıl başlasam bilemiyorum. Sen ne yaptın Musso?

Hayatımın en büyük hayal kırıklıklarından birini yaşıyorum. Oysa Kağıt Kız ne büyük bir şaheserdi... 

Kitaba büyük beklentilerle başladım. Musso dedim, kitap filme çekilmiş Kağıt Kız'dan bile iyidir dedim ama büyük bir hüsran.

Film tadındaydı evet, ama senaryo olarak da kalabilirmiş. Ölüm konusu sürekli gündemdeyken "Belki çok önemli bir hayat dersi veriyordur." diye düşündüm ama hayır, yoktu. Düşündüm, belki bir noktayı kaçırmışımdır diye. Ama hayır, ne bir hayat dersi vardı ne de sizi alıp götüren bir kurgu.

Kitabın kapağında yazan cümleleri aynen aktarıyorum:

Sarsıcı bir gerilim öyküsü... Romantik bir aşk hikayesi... Gizemli bir yolculuğun günlüğü...

Gerçekten mi, sarsıcı bir gerilim mi? Gerilim okumasam inanacağım! Gerilim türüne ait bir şey söz konusu bile değildi. Basit şüpheci yaklaşımlar ve yapılan birkaç takip asla bu öyküyü sarsıcı bir gerilim kategorisine yerleştirmez, burada bir anlaşalım.

Romantik olduğu doğruydu. Doludizgin, bitti sanılan ancak hep derinlerde saklanan bir aşk hikayesi hikayenin asıl temasıydı. Ama çok da inandırıcı bir aşk hikayesi gibi gelmedi bana, bu kadar toz pembe olup birden karanlıklara bürünmemeliydi çünkü bu, onu gerçek dışı yapmaya yetti.

Bölümler tarihlerle ayrılmıştı ve bu sayede kolay geçmişe dönüşler de yer aldı. Bu yönden belki bir "yolculuğun günlüğü" denebilir, bilemiyorum.

Anlatım oldukça basitti. 10 sayfa kadar sadece diyalog okuduğum yerleri biliyorum. Böyle bir durum her zaman sinirimi bozmuştur, bu bir tiyatro metni değil. Bir de yapılan saçma sapan yazım yanlışları beni iyice çıldırttı. Wattpad hikayesi okuyor gibi hissettim.

Başları okurken dedim "Kağıt Kız da az çok böyleydi, demek ki tarzı; zamanla toparlıyor." Bugün çantama attım, okulda okurum diye. O kadar çok boş geçen ders vardı ki, arka sıranın bana verdiği özgüvenle neredeyse bütün derslerde kitabı okudum. (Kimya hariç dfsdad) Okulda okumasam kesinlikle bitmezdi, can sıkıntısından çoktan bırakırdım. Ama boş derste bana oyalanma aracı oldu aslında.

Çok fazla şey söylemek istemiyorum. Alın diyemem, filmini izlemedim ama bence onu izleyin çünkü bire bir yansıtılmışsa güzel bir film çıkmıştır ortaya.

Musso'nun tüm kitaplarını almayı düşünüyordum ama vazgeçtim. Fransa'nın en çok satan yazarı deniyor ama ilk kitabı vasatın da altındaydı. Yine ona olan sevgimi de göz önünde bulundurarak puanlamamı yapacağım. (Torpilli öğretmen)

Genelde kitaplarımı bulutlara benzetiyorum, fark etmişsinizdir. Vallahi bu nası bir bulut, ben de anlamadım...

Minik kesitler ve seçtiğim şarkı ile baş başa bırakayım sizi. Bir sonraki yazımda görüşürüz, minik bir sürprizle!

Kitaba puanım: C+

"Çok sıradan bir hikaye." diye yorumladı avukat.
Goodrich kafasını iki yana sallayarak "Sizden hiç iyi bir doktor olmazdı." dedi. "Her hayat tektir."

Parasızlıktan çok çekmişti. Ancak uzun zaman sonra paranın her şey olmadığın anlamıştı. Paylaşacak biri olmadıktan sonra! Beraber gidecek biri olmadıktan sonra, hiçbir yere gitmenin anlamı yoktu; ona cevap verecek bir ses olmadıktan sonra sessizliğe mahkumdu.


3.01.2015

4

Mart Ayı Okuma Hedefim




Eveet, ne kadar okuma hedefi denen şeyi bir türlü gerçekleştiremesem de yazmak iyi olur diye düşündüm. Böylece tüm ay "Bu bitti, şimdi neye başlasam acaba?" diye düşünmem.

İlk olarak şu an Ya Sonra'yı okuyorum, o biter bitmez okumayı düşündüğüm şey John Verdon'ın son kitabı olan Peter Pan Ölmeli. Deli gibi merak ediyorum, hele de arka kapağını okuduğumdan beri!

Daha sonra Gölge ve Kemik, Kuşatma ve Fırtına'yı okumak için kolları sıvayacağım. Üçüncü kitap da çıktı ama ben siparişi verirken henüz yoktu. Onu ne zaman alırım bilemiyorum ama şimdilik ileriye dönük bir sipariş listem yok. (Aslında hep var ama para biriktiremiyor.)

Daha sonra Tess Gerritsen okumak istiyorum, Gece Nöbeti halen bir köşede duruyor. Annem gördükçe "Bu ne biçim kapak, sen neler okuyorsun böyle." diyor sürekli :D

Bence bu kadarı bana yeter, hatta fazla bile. Martın sonuna doğru acayip yoğun olacağım, bilirsiniz şu sınav haftalarını. Ayrıca bir de sürpriz bir kitap her an listeme girebilir. (Ne sürprizi acaba :D)

Sürpriz dediğime bakmayın, yeni açtığımız blog turundan bahsediyorum. Artık benim için bir ailenin üyesi olmanın zamanı gelmişti. Blog turu sayfamıza buradan ulaşmanız mümkün, Karo Kızı olarak karşınızdayım. İskambil Kartları için: https://www.facebook.com/iskambilkartlariblogtur?fref=ts

Durun, adam gibi bir liste yapalım :D Döner döner bakarım artık ben buraya.

Cansu'nun  mart hedefi
1) Ya Sonra
2)Peter Pan Ölmeli
3)Gölge ve Kemik
4)Kuşatma ve Fırtına
5)Gece Nöbeti

Vallahi bunları bitirirsem gerçekten bana bir alkış :D Görüşmek üzere! İlkbaharın gelmesi ile yenilenen  playlistimin keyfini çıkarın ^^

2.22.2015

6

Oyunbaz - Wulf Dorn





Orjinal Adı: Dunkler Wahn
Tür: Gerilim
Sayfa Sayısı: 382
Yayınevi: Pegasus Yayınları

Hep seni düşünüyorum, yakında sen de beni aklından çıkaramayacaksın...

Nasıl söze başlamam gerektiğini bilmiyorum. Öncelikle şunu söyleyeyim, gerilim romanlarından uzak kalalı çok uzun bir süre oldu. Favori türüm gerilim/ polisiyedir. (King ve Grange aşığı bir kızdan beklendiği üzere) En son Leyleklerin Uçuşu'nu okumuştum ve ondan beridir başka bir kitaptan bu kadar çok etkilendiğimi hatırlamıyorum. Kafamda bir balta, beton, uçan tekme vs. etkisi yarattı!

Kitabın içine dalmadan önce biraz dışını incelemek istiyorum, çünkü bu da çok çok önemli bir unsur. Ön kapakta mavi  bir arka plan (Sanırım bir metal gibi ama tam çözemedim) ve üstünde de ölü bir kuş var. Kitabı elime alıp okumaya başladığımda gerçekten kötü bir kapak olduğunu düşünmüştüm ama kuş, hikayenin minik bir kısmında da olsa geçiyor. Kanımı donduran sahnelerden birisinde. Ama yine de bu denli iddialı bir kurguya sahip kitabın daha farklı ve ilgi çekici bir kapağı olabileceğini de düşünüyorum. Bu yüzden asıl kapağı bulmaya yeltendim ama gördüm ki yazı tiplerine kadar her şeyi aynı.

Kitabın asıl adı Dunkler Wahn. Almanca ile ilgili pek bir şey bilmiyorum (3 senedir Almanca öğrenmesine rağmen) ama Translate her zamanki gibi yardımıma koştu ve dunkler kelimesinin koyu, wahn kelimesinin yanılgı anlamına geldiğini öğrendim. Koyu Yanılgı nasıl olur da Oyunbaz olarak çevrilir aklım almıyor. Ama en azından Koyu Yanılgı'ya göre daha iddialı ve gösterişli bir isim olmuş.

Kitaba başladığım an bazı anlatım kusurları gözüme çarptı ama daha sonra bunların hepsini unuttum. Bazı sahneler öylesine içime işledi ki, gerilimin dorukta olduğu yerleri nefesim sıkışarak okudum. Kitabı bitirirken bile katilin bir yerlerden her an fırlayabileceği, açık pencereden birinin beni gözetlediği hissiyatına bile kapıldım. Hala "Biri beni mi gözetliyor?" modundayım. Bu kitap sizi paranoyaklaştıracak!

Fazla spoiler vermeden içerikten biraz bahsedeyim, arka kapağı da okusanız bu bilgileri edinirsiniz, o yüzden meraklanmayın :D

Jan Forstner isimli bir psikiyatristimiz var, kendisi hakkında yazılan bir kitaptan dolayı oldukça ünlü ve sevilen birisi. Bir gün kliniğine isimsiz bir buket gül getiriliyor. Bunun bir hayranının jesti olduğunu düşünüyor ancak daha sonra evinde bulduğu mektuplar, gizli numaradan aldığı birçok arama onu tam da belanın ortasına atıyor.

Bir kadın... Ve gözü Jan'dan başka hiçbir şeyi görmüyor. Ona sırılsıklam aşık, ancak yüzünü göstermeye cesareti yok. Onun uğruna her şeyi yapıyor, karşısına çıkan herkesi doğduğuna pişman ediyor. Sürekli bir plandan bahsediyor ancak Jan plandan haberdar değil, haberdar olduğu kadarıyla bile planda bir ilerleme kaydedemiyor.

Kadın her zaman 10 adım önde. En sonunda anlıyorlar ki, onu durdurmak gerçekten de imkansız...

Oyunbaz gerçekten çılgınca kurgulanmış bir şey. Wulf Dorn kitabın en sonunda ilhamını kendisine gelen isimsiz bir buket gülden aldığını söylüyor, alt tarafı bir buket gülden bu kurguyu nasıl çıkardı aklım almıyor.

Kurgunun işlenişi harika! Neyin nerede bahsedilmesi gerektiğini çok iyi biliyor ve aynı zamanda kafa karıştırıyor. Fark ediyorum ki yazar ortalarda bize birazcık ipucu vermiş ama ben bakmayı bilememişim, merakla bu saplantılı kadının ortaya çıkmasını bekliyordum.

En başlardan bazı karakterlerin lüzumsuzca ön plana çıkarıldığını düşündüm. Sahnelerini okudukça "Seninle ne alakası var ki şimdi?" dediğim oluyordu. Daha sonra "Demek böyle bir alakan var..." dedim ve daha daha sonra "Bu kadar da alakan olması fazla!" dedim. (Derdini anlatamayan Cansu)

Kitabın bir bölümünde Jan, Sineklerin Tanrısı kitabını eline aldı ve biraz kurcaladı. Bu satırları okurken gülümsedim çünkü Oyunbaz'dan önce okuduğum kitap oydu. Daha sonra kurgu ilerledikçe Tristan and Isolde'un adını duyduğumda filmde muhteşem bir performans sergileyen James Franco aklıma geldi.

Uzun lafın kısası, ben daha konuşursam burada bir dolu spoiler yersiniz. Çok sevdim, hayran kaldım. Acayip bir şeydi. Bugün dersanede kurguyu anlattım, millet "Oha yok artık." gibi tepkiler verdi, gerisini siz düşünün.

Kitap adeta 48li Monami pastel boya seti kadar havalı, 10 üstünden 11, kitap puanlamasını bir öğretmen edasıyla yapan ben için sınıf atlama notu dfjld. Sipariş listemin en en tepesine Psikiyatrsit ve Şizofren kitaplarını da ekledim.

Oyunbaz, sizi izleyen bir bulut. Ama bunu başlarda hiç mi hiç hissettirmeden gizlice işlerini yürütüyor.

Kitap için seçtiğim iki şarkı var, karar veremedim. Madem öyle ikisini de atıyorum. Bol bol da alıntı bırakıyorum, bir dahaki yoruma kadar hoşçakalın :D

 "Siz hiçbir zaman karanlığa bakmadınız, yani gerçek anlamda bakmadınız. Orada bütün siyahların iç içe geçtikleri sanılır ama insan oraya ne kadar uzun bakarsa içinde o kadar çok şey görür."

İnsan ruhu gizli dehlizlerde yaşar, kırılırsa da bu sessiz sedasız olurdu. Kırıklar, ancak iş işten geçtikten sonra gözle görülebilirdi. Jan bu nedenle her şeye hazırlıklı olması gerektiğini biliyordu.

Jan, Stark'a her hasta sokaklarda kollarını açarak konuşmaz, İncil'den bölümler okumaz demişti. Ruhunu saran çılgınca çaresizlik içinde, işte kanıtı, diye düşündü. Bazıları da Richard Wagner'den alıntı yapıyor.

Marenburg dalgın bir ifadeyle, "İnsan bunları dinledikçe büyük aşk kavramını sorgulamaya başlıyor," dedi. Kafamızın içinde yarattığımız ideal kişinin özlemiyle mi yaşarız, yoksa bir insanı kendi gerçekleriyle olduğu gibi kabul edebilir miyiz? Yani her şeyiyle demek istiyorum."
"Bunu bana sorma Rudi. Bir erkeğiz. Bunu asla anlayamayacağız."

Kitaba puanım: A++






2.19.2015

0

Sineklerin Tanrısı - William Golding






Orjinal Adı: Lord of the Flies
Tür: Klasik
Sayfa Sayısı: 261
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

"Yapabileceğimiz en doğru şey, bizi kurtarmalarını sağlamak."
Kurtarılmanın ne olduğunu anımsayabilmek için, Jack'in bir saniye düşünmesi gerekti.

Bir klasiği beğenmediğinizde, sorunun sizde olup olmadığını hiç enine boyuna düşündünüz mü?

Sineklerin Tanrısı'na büyük bir heves ve beklentiyle başlamıştım. Ancak ilk sayfalardan itibaren beni sıkmaya başladı, hatta bir yerden sonra bırakmayı bile düşündüm ama sonunu nasıl bitireceğini merak ettiğimden dolayı vazgeçtim.

Kitap; uçak kazası sonucu bir adada mahsur kalan çocukların uyanmaları, birbirlerini bulmaları ve adayı keşfetmek için dolaşmaya çıkmalarıyla başladı. Kitabın arka kapağında okuduğum gibi ana karakterin isimleri Mercan Adası kitabındakiyle aynı: Ralph ve Jack.

Mercan Adası kitabını hatırlatan bu satırları okurken bir yandan gülümsedim. Mercan Adası ilkokula gittiğim sıralar en iyi arkadaşım Zeynep tarafından bana hediye edilmişti, ben de ona Heidi'yi almıştım. (Sonra bu kız Stephen King okumaya başladı ve uçuşan tek boynuzlu atlar bu diyarları terk etti)

Mercan Adası kitabından da kısaca bahsedecek olursam (Tabi hatırladığım kadarıyla) Ralph isimli 14 ya da 15 yaşlarındaki bir çocuk dünyayı gezmek istiyordu ve bu yüzden okyanusa açılan bir gemide işe girmişti. Gemide Jack isimli bir arkadaş da edinmişti ve çok da iyi anlaşıyorlardı. Bir gün denizdeki korkunç bir kasırga sonucu gemileri battı ve çocuklar kendilerini bir adada buldu. Ada mükemmeldi ve adada mahsur kalanlar Ralph ve Jack önderliğinde çok da iyi anlaşılıyordu. Daha sonra kurtuldular tabii.

Gelelim esas kitabımız Sineklerin Tanrısı'na... Ralph ve Jack burada da vardı, adaları da Mercan Adası kadar görkemliydi. Ancak onlar için burası bir cennet olmadı, onlar birbirleri için yaratılmamışlar ve aslında ıssız bir adaya birlikte düşecek son kişilerdi.

Yapılan çatışmalar, koyulan kurallar ve hepsinin hayatta kalmak için yapıldığını anlamayan, laf dinlemeyen bir kuru kalabalık. Şef'in için gerçekten zordu.

Kitapta beni sıkan iki önemli unsur vardı. Birincisi sanırım çeviriden kaynaklanıyor: Çocukların birbirleri ile konuşurken sürekli devrik cümleler kurmaları çok sinirimi bozdu. Aralarda geçen metinler de bazen bu nitelikteydi. Şiirsel bir anlatım mı yakalanmaya çalışılmıştı? Anlayamadım, ama kesinlikle söyleyebilirim ki bundan hoşlanmadım.

İkincisi ise anlatım kusurlarıydı aslında. Bir klasik için "Anlatım kötüydü." demek içimden gelmiyor ama bazı yerlerde anlatılmak istenen o kadar üstü kapalıydı ki; karakter bir anda ayaklandı da koştu mu hala yerde mi, gökten bir şey mi indi yoksa ateş mi söndü de böyle diyorlar diye düşünmekten kafayı yedim. Neler olduğunu anlamadan birkaç sayfa okuduğumu biliyorum. Kafamda tonlarca soru işareti vardı ve verilmek istenen asıl mesajı bir türlü alamadığımı hissettim. Klasiklerin en önemli tarafı herkesce kabul edilen birtakım hayat dersleri vermesidir.

Kitap bittikten sonra kafamı kaldırıp "Bu ne biçim son!" dedim. (kldfgf) Aslında belli olan bir sondu ama o kadar yavan bitti ki... Son cümleleri okurken nefesim kesilmedi, kafama bir şey düşmüş gibi olmadım ya da "Hayır bitiyor, bitiyor, bitme!" diye haykırmadım kendi kendime.

Daha sonra yaklaşık 10 sayfa yazılmış bir makale gördüm kitabın sonunda. Çevirmen Mina Urgan'a aitti. Sesimi hiç duymayacağını biliyorum ama gerçekten teşekkür ederim. Öylesine aydınlatıcı olmuş ki... Kafamdaki soru işaretlerini bir bir yanıtladı. Verilmek istenen mesajı algıladım ve mutlu oldum. İşte o yazıyı okuduktan sonra kitap benim için daha da anlamlı geldi.

Eğer sizin de eski zamanlarda yazılmış eserlere ilginiz varsa (Gerçi 1954 yılı ne kadar eski, tartışılır) okuyun derim. Bir mola kitabı olarak görebilirsiniz, anlayamadığınız noktalar belki olabilir ama olay örgüsü bakımından basit bir kitap olduğundan sizi yormaz. 261 sayfa olduğu da göz önünde bulundurulursa gerçekten de bu kitaba bir mola kitabı muamelesi yapabilirsiniz.

Okurken sıkıldığım, bırakmak üzere olduğum ancak daha sonra çevirmenin sözleri ile daha da anlam kazanan  kısımlarıyla sevdiğim kitaplar kategorisine girdi. Mesajı çok sevdim, sırf o mesaj için bunca ödülü ve övgüyü hak ettiğini düşünüyorum.

Bende iz bıraktı mı? Evet. Ama eğer gidip birine kurguda geçen olayları anlatmaya kalksanız "Bu muymuş bu kadar övdüğün şey?" der. O yüzden sadece olay örgüsü olarak değerlendirmeyip, verilen mesajı görebilmek için bakış açısı merceklerinizi biraz daha satır aralarına indirmeniz gerekiyor.

Sineklerin Tanrısı, başta tertemiz olan ama içinde sakladıklarıyla zamanla kirlenen ve içten içe gürleyen bir buluttu. Yağmur yağdırması çok yakındır.

Bu arada da fotoğraf kütüphanenin unutulmaya yüz tutmuş rafıdır, öne sevdiklerim dizili :D Bir sonraki yorumda görüşürüz.

"Birinden korkunca ondan nefret edersiniz ama boyuna da düşünüp durursunuz onu. Kendi kendinizi aldatırsınız; aslında kötü değildir dersiniz. Ama onu görünce, tıpkı nefes darlığına tutulmuş gibi olursunuz, soluk alamazsınız."

Kitaba puanım: B-



2.08.2015

1

Locke Lamora'nın Yalanları - Scott Lynch






Orjinal Adı: The Lies of Locke Lamora

Tür: Macera

Sayfa Sayısı: 581

Yazar: Scott Lynch

Yayınevi: İthaki Yayınları



Kitap siparişini vermeden önce birçok yorum okudum, hatta huyum olmadığı halde blog yorumlarına baktım. Hemen hemen herkesi aynı kesiti paylaşmış olduğunu gördüm ve bu beni şaşırttı. Çünkü kesiti okuduğumda içimde ne "Vay be, bu kitabı almalıyım." duygusu oluşuyor ne de zihnimde kazınan bir cümle halini alıyordu. Kitabın içinde geçen herhangi bir cümle gözüyle bakmıştım ona. Şimdiyse kitabı bitirmiş  ve sindire sindire okumuş biri olarak o cümleyi ben de buraya büyük büyük harflerle yazmak istiyorum bu kez.

" Buna bütün gün katlanabilirim. Sen bana... vurmaya devam et... Jean gelene kadar!"

Defalarca kez okuduğum halde bana hiçbir anlam ifade etmeyen bu cümle, aslında bir nevi kitabın kalp atışları gibi. Sanırım okuyanlar ne demek istediğimi anladım.

Locke Lamora, kurnazca ve binbir fitne fücur ürünü bir zekadan çıkabilecek bir karakter. Kelime oyunları, bir anda olayı başka taraflara yönlendirmesiyle insanları kandırma sanatının adeta ustası. Öyle ki yaşadığı Camorr şehrinde "Camoor'un Belası" olarak anılıyor. Kimse asıl Bela'nın kim olduğunu bilmiyor, hatta bazıları bunun sadece bir efsane olduğuna inanıyor.

Kitabı uzun bir sürede bitirdim diyebilirim. Birçok kesit almama karşın hepsi spoiler niteliğinde olduğundan dolayı yazamıyorum ama baktıkça bu dil oyunlarına güleceğime eminim. Çevirinin böyle bir olay örgüsünde ve karakter yapısında batmaması önemliydi çünkü karakterler sürekli argo, küfür ağırlıklı konuşurken bunu hissedememek kötü olurdu. "Sen de kimsin lan?" ya da "Götoş" diye çevrilmiş cümleler/kelimeler beni gülümsetti (hatta kahkaha attırdı.)

Sanırım en sevdiğim kesiti paylaşmadan yapamayacağım.

"Bana paranın nerede olduğunu söylesen iyi edersin. Yoksa kıçına öyle bir tekme atarım ki hayatın boyunca sıçtığın her bokun üstünde kahrolası topuk izim olur."

Kitabın dili biraz ağır. Normalde bundan daha kalın kitapları bile hemen bitirdiğim halde Locke Lamora'nın Yalanları'ndan aynı gün içinde 100 sayfa okumak bile beni yordu. Bir müddet sonra paragraf uzunluğundaki cümleleri anlayamaz oldum ve "Ne?" diyerek tekrar okudum. O yüzden minik bir tavsiye: Aklınız başınızdayken ve mola vererek okuyun ki, hiçbir detayı kaçırmayın.

Karakterler çok başarılı bir biçimde aktarılmış ve ben hepsini sevdim. Hepsinin oyunlarını, masumiyetini, intikam arayışını ve hırsını... Bu çok nadir yaşadığım bir olaydır, tüm karakterlere zarar veren bir kötü adamı bile bağrıma bastım diyebilirim.

Benim için tek sıkıntı Camorr'un betimlemeleriydi. Çok büyük bir şehirdi, anladığım kadarıyla. O kadar çok mekan ismi ve garip mekan tarifleri geçti ki, kitabın ilk 40 sayfasında bu yer betimlemeleri yüzünden neredeyse pes etmiştim. Kitap sonuna kadar da bazı mekanlar zihnimde hala tam olarak biçimlenmemiş bir şekilde kalmıştı.

Locke Lamora karakteri ise içimde beslediğim kişiliği ve oluşan fikirlerimi bir kez daha gün yüzüne çıkardı. Onun duygularının saflığı, kendime kabullendirmeye çalıştığım bir dolu düşünceden biriydi aslında. Locke arkadaşlarına ısrarla "Siz aşkı bel altında, fermuarlarınız içinde sanıyorsunuz." diyordu hep, onun temiz duyguları çok hoşuma gitti. Keşke kitapta Locke'un bu sevgisine birazcık daha yer verilseydi.

Kitap, bir yandan şimdiki zaman seyrinde ilerlerken bölüm sonların Locke'un çocukluğuna ve gençliğine dönüyor, böylece bizler de karakteri daha fazla tanıma imkanı buluyorduk. Her bölümün sonunu merakla bekledim, geçmiş günlerini okumak için de can attım.

Şimdiki zamanın ardından gelen geçmiş zaman anlatımları o kadar hoş bir hava katmış ki, yazar neyi nerede anlatacağını çok iyi bildiğini kanıtlamış. Kurguda hiçbir açık yoktu, detaycı bakış açımla bir müddet her şeyi didik didik ettim ama bulamadım. Her şey yerli yerine oturmuştu ve büyük bir mantık çerçevesi içindeydi. Bu gerçekten mükemmel bir şey.

Kitap kapağından George R.R. Martin'nin yorumunu gördüğümde "Vay be." demiştim. Şimdi neden Martin'in bu kitabı bu kadar sevdiğini anladım. Lynch da tıpkı Martin gibi okuyucuyu bir noktada kalbinden vuruyor ve olayların tüm seyrini değiştiriyor: Ani ölümler.

Bittiği için hala içimde bir burukluk var, tek tesellim bunun bir seri olması. Centilmen Piç Serisi'nin ikinci kitabı merakla ve büyük bir açlıkla bekliyorum.

Film haklarını Warner Brothers'ın aldığını duyduğumdan beri Locke için ünlü bir oyuncu düşünüyorum ama ne yazık ki bulamadım. Filmden fazla umutlu olmasam da Lamora'yı hakkıyla canlandıracak bir yıldız, benim gözümde Oscar'lık.

Beni bu kitapla tanıştıran Ezgi'ye teşekkürler, öpücükler :D Alın okuyun, kitaplığınızın gözünüze en çok çarpacak yerine koyun ve her gördüğünüzde o esprileri ve trajikomik olayları hatırlayın.

Locke Lamora'nın Yalanları karanlık bir buluttu ve de gizemli. Yağmur yağdırarak sizi sırılsıklam mı edecek yoksa güneşe gölge olup sizi serinletecek mi, belirsiz.

Geleneğim üzere kitapla beraber bir de şarkı paylaşıyorum. Tam olarak bu kitabı yansıtmasa da Lana'nın şarkısındaki sırf iki dize yüzünden bu şarkıyı buraya koymayı kendime hak görüyorum.

"With your big eyes
And your big lies."


Büyük gri gözlerin ve kocaman yalanlarınla adios Efendi Lamora!

Kitaba puanım: A+